ASKER
  Borçlu / Ali Şanverdi
 

Ayaz, öylece kala kalmıştı. Cevap dahi vermeden telefonu kapattı. Bakışları nemlendi, dudakları titremeye başladı. Bu arada İlyas'ın dudaklarından alev sıcaklığında iki kelime dağıldı odaya. Sonra parmakları gevşedi, bakışları donuklaştı. "Rüyamda mahşeri gördüm." dedi ve sustu. Bir daha da hiç konuşamadı İlyas.

Gecenin yüzünü sabaha çevirdiği dakikalarda, merdivenlerden telâşla çıkan ayak sesleri aceleyle odaya yaklaşıyordu. Bu saatlerde sükûnete alışkın olan koridor, böylesine bir hareketliliğe ilk defa şâhit oluyordu.

Minâreler, dâveti ilân etmiş, heybetli suskunluklarına geri dönmüştü. Sese kulak veren evlerin pencerelerinden ışık sızmaya başlıyordu birer ikişer. Koridorun en sonundaki odada, ilk uyanan Sabri olmuştu. Bu günün nöbetçisi de oydu zaten. İçerdekileri uyandırmak için yüksünmeden yatakları dolaştı. Uyanıkken her biri ayrı bir âlem olan arkadaşlarının uyurken birbirlerine ne çok benzediklerini fark etti o sabah. "İnsan, ancak düşünürken kendi olabiliyor!" diye geçirdi içinden. "Uyanmak da kişiye mahsus. Bir çıtırtıda bile kendine gelenler varken, gök gürlemesine rağmen uyanamayanlar oluyor..."

Dün akşam hepsi epey yorulmuştu. Geç vakte kadar ışığı açık kalan odalarda ikişerli, üçerli gruplar, kitabın etrafında hemhâl olmuş ve tatlı bir yorgunluğun ardından karanlıkların içinde sessizce kaybolup gitmişlerdi. Gece, gözlere perde çekerken; kimi yürekleri de aydınlatıvermişti.

Sabri, diğer odaları dolaştıktan sonra başladığı yeri ikinci kez yokladı. İlyas'tan hâlâ hareket yok. "Artık fazla oldu. İnsan bu kadar uykunun esiri olmaz ki!" Yatağa yaklaşıp, başından örtüyü sıyırdığında artık içerde bir çığlığın kopma vakti gelmişti. Az sonra kapı kolu yerinden sökülecekmiş gibi sertçe kıvrıldı.

En önde Ayaz Ağabey girdi içeriye, arkasından da Hilmi Ağabey ve Sabri. Nefes nefese kalmışlardı ve üçünün de yüzünden endişe akıyordu. İçerdekiler, korku dolu bakışlarla ranzanın etrafındaydılar. İlk bakışta Ayaz ağabeyi tanımakta zorlandılar. Böylesine gergin bir yüz ve korkulu gözler onun olamazdı. Bakışları keskinleşmiş, saçları yüzüne doğru savrulmuştu. Göğsü, saatlerce koşan atın burnu gibi bir inip bir şişiyordu. Bir şey söylemek istedi, kuru kuru yutkundu. Söyleyecekleri boğazına düğümlendi ve susmayı tercih etti. Etrafı boşaltılan yatağa yönelirken, bakışları içerdekilerin ürkek gözleriyle çarpıştı. Belki de ilk, onların yüzünde okumak istedi olayın vahametini. Belki duyduklarını yalanlayacak, korkularını biraz olsun teskin edecek bir işaret aradı karşısındakilerde ama bulamadı. Çarpıştığı bakışlar korkularını daha da arttırdı ve yüreğini iyiden iyiye kabarttı.

Ne olduğunu içerdekiler de anlayabilmiş değildi. Hiçbirinin anlatacak hikâyesi yoktu. Çâresizlik duruşlarına bile yansımıştı. Söz bitince, hâl dili konuşmaya başlar. Gözlerindeki nem olmasa, bir kurbanın kesilişini seyreden çocuğunkinden farkı kalmayacaktı bakışlarının.

Ayaz ağabey, İlyas'ın yüzüne bakınca bakışları kısıldı, suratı bir yumruk kadar küçüldü. Gözbebekleri iyice irileşti. Sözün bittiği yere gelindiğinden, dudaklarından dökülen tek söz: "Aman Allah'ım!" oldu. Boğazına kadar çekilmiş çarşafın altında hareketsiz biçimde sırtüstü yatıyordu İlyas. Sağ elindeki kitabı hâlâ sıkı sıkıya tutuyordu. Okurken uyumuş olacak. İşâret parmağı kitabın arasındaydı. Ayaz, İlyas'ın elinden kitabı alırken, parmakla ayrılan yeri kıvırarak işaretledi ve yatağın kenarına bıraktı. Sabri, yusyuvarlak olmuş gözlerini kırpmadan takip ediyordu onları. Ağabeylerin sorarcasına bakışları karşısında titrek bir sesle, "Uyandığımda böyleydi." dedi.

Odadaki diğer iki arkadaşı endişeli gözlerle bakıştılar bir kez daha ama ikisinden de ses çıkmadı. Korku, yüzlerinin rengini değiştirmiş, sözlerini daha dillerindeyken kurutmuştu. Akşam sapasağlam yatağa giren İlyas, yüzü gözü şişmiş her tarafı mosmor kesilmiş bir hâlde yatıyordu şimdi yatağında. Öldü, İlyas öldü, diye tekrarlayıp duruyorlardı. Zaten Sabri de "İlyas öldü!" diye hemen koşuvermemiş miydi Ayaz Ağabeye...

Sabri, odalarına geldiğinde bir müddet konuşamadı. Heyecan ve korku birbirine karışınca tıkanıp kalmıştı karşılarında. Gecenin o en karanlık vaktinde odanın ortasında öylece kalakalmıştı. Ayaz Ağabey, yıllardır yöneticilik görevindeydi. Ne zaman nasıl davranılacağını bilirdi. Sabri, tutukluk yapan tabanca gibi karşısında kala kalınca Hilmi'nin sorgulayan bakışlarına rağmen okkalı bir tokat indirdi suratına. Ayaz Ağabey'in parmaklarını yüzünde hissettiği anda şifresi bulunmuş anahtar gibi dili çözüldü Sabri'nin ve ağzından odanın havasını buz gibi eden o iki kelime dökülüverdi içeriye: "İlyas Öldü..."

Attıkları uzun adımlara rağmen ne kadar uzun sürmüştü şu üç katı çıkmak! Hâlbuki günde onlarca defa bir çırpıda çıkıvermiyorlar mıydı bu merdivenleri? Kapıyı açtıklarında ter kokusuna karışmış ekşimsi, keskin yanık bir et kokusu sardı etraflarını. Ürkek adımlarla yatağa yaklaştılar. İlyas'ı o hâlde görünce şaşkınlık, yakalarından yakalayıverdi bir an. Yerlerinde öylece durakaldılar. Ne diyeceklerini şaşırdılar. İkisinin de dizlerinin bağı çözülüverdi ve şişten çekilen et gibi yığıldılar ranzanın dibine.

İlyas'ın yüzü tanınmayacak hâldeydi. Vücûdu, küçücük kalmış, göz kapaklarının etrafı morarmıştı. Dudakları kurumuş, bıçakla yarılmış gibi dilim dilim olmuştu. Ayaz, vücudunda bir şey var mı diye çarşafı üzerinden hafifçe kaldırdığında yanık kokusu daha bir keskinleşti. Gözleri alabildiğine büyüdü, daha fazla bakamadı. Örtüyü elinden bırakırken: "Aman Allah'ım ne olmuş buna böyle!" diyebildi ancak. Çarşaf da yatak da terden sırılsıklam olmuştu. Boynundan tırnaklarına kadar bütün vücudu sabun gibi erimiş, deri köpürmüştü. Akıl edip nabzına bakmasaydı herkes onu hâlâ ölmüş bilecekti. Heyecanla söylenen "Çok şükür yaşıyor!" sözleri bir anda odanın havasını da içerdekilerin yüzünü de değiştirdi. Kısılan gözler açıldı, yüzler birazcık olsun genişledi. Bakışlar odanın içinde dolanıp birbirine çarptı. Hilmi, "Tamam Ağabey, çağırdım geliyorlar." dedi telefonunu kapatırken. Ayaz, hıçkırarak ağlamamak için dudaklarını ısırıyor, ara ara gözlerini kapatıp kendi içine dönüyordu; "Bari hastaneye kadar dayanabilsin Allah'ım! Nolur dayansın Allah'ım..."

Hastane koridorlarındaki ilâç kokusu daha da sersemletmişti Ayazı. İçerde fazla dayanamayıp, koridora çıktı. Ağlamak istiyor, kendini zor tutuyordu. İki büklüm olmuştu. Arada bir başını yukarılara kaldırıyor kurtulması için yalvarıyor, inliyordu. Bu kısacık mesafede kaç tur attığını kendisi de hatırlamıyordu. Ayaklarının peşine takılmış bir sağa, bir sola gidip dururken, dudaklarından "Emânet, Allah'ım o bize emânet." sözleri tekrarlanıp durdu. Ne olduğunu bilse belki biraz olsun rahatlayacak. Doktorlar da kerpeten gibi. Ağızlarını bıçak açmıyor. Ne soğuk algınlığı diyorlar, ne yaralanma ne de bilinen başka bir hastalık... Bu hâle nasıl düştü? Ailesine ne derim şimdi? Ah bir konuşabilse! Ne olduğunu anlatabilse...

- Ayaz Ağabey, doktor seni çağırıyor.

Ayaz, burnunu çekti. Ayaklarının hâkimiyetini tekrar alırken, elinin tersiyle gözlerinin altını sildi. Doktor, dudaklarını büküp, alnının kırışıklıklarını daha da derinleştirerek bir elindeki filme bir İlyas'a bakıyordu: "Öyle şey görmedim."diye mırıldandı. Ayaz ses çıkarmadı. Bir şey anlamamış gibi baktı doktora; fakat bu şaşkın bakışlar onu ürkütmüştü. Ne olduğunu sormaya korktu. Konuşmasına devam etmesi için doktora sessizce baktı:

- Uyurken bir insan nasıl bu hâle gelebilir ki? İç organlarının çoğu zarar görmüş. Özellikle de ciğerler... Ayaz'a dönerek imalı bir tonda:

- Nasıl oldu bu, gördünüz mü?

- Sabah çocuklar haber verdiğinde bu hâldeydi.

- Uyurken mi oldu bütün bunlar?

Ayaz, ellerini çaresizce yana açıp dudaklarını bükmekle yetindi. Doktor, işâret parmağıyla gözlük çerçevesini kontrol etti. Elindeki filme bir kez daha baktı. Kalın dudaklarını dışarı doğru büktü. Karar veremiyor gibiydi. Saçları alın kısmından iyice dökülen başını, yanlara doğru birkaç kez umutsuzca sallayıp, hasta yatağının kenarındaki takip dosyasına bir şeyler yazdı. Sonra da kalemi dosyanın üzerine bıraktı. Aklına bir şey gelmiş gibi bir an durakladıktan sonra, kimseye tek söz söylemeden aceleyle dışarı çıktı.

Az sonra, saçları iyiden iyiye ağarmış, yüzündeki kırışıklıkları derinleşmiş bir doktorla tekrar içeri girdi. İkisi de telâşlıydı. Oldukça hızlı hareket etmeye çalışıyorlardı. Doktoru İlyas'ın yanına götürürken ona hastayla ilgili bir şeyler anlatıyordu. Yaşlı doktor, kendinden emin hareketlerle hastanın ağzına, boynuna, karın bölgesine iyice baktı. Filmlerini, tahlil neticelerini başını arada bir sallayarak kontrol etti. Sonra, orada bekleyenlere dönerek hastanın yakınlarını sordu:

- Kendisi yatılı öğrenci. Biz hocalarıyız, dedi Ayaz ağabey. Ailesi uzakta olduğundan henüz gelemediler.

Bir müddet düşünür gibi yaptı. Ayaz Ağabey'le Hilmi Ağabey, dudakları arasından dökülecek kelimeleri toplamak için sabırsızlıkla bekliyorlardı: "Fizikî bir müdâhale yok." dedi. "İçten içe yanma gibi bir durum var. Yatarken herhangi bir sıvı ya da ilâç içmiş olabilir mi?"

Herkes birbirine baktı. Hepsi de hayır anlamında başını sallıyordu.

- Arkadaşlarıyla bütün gün beraberdi. Yatarken de dört kişi aynı odada yatıyorlar. Böyle bir şey içmesi mümkün değil.
Yaşlı doktor, düşünürken eliyle çenesini hafifçe kaşıdı. Sonra da kendisini çağıran genç doktorla konuşmaya başladı. Cümleleri arasında yabancı kelimeler kullandığından içerdekiler ne söylediğini pek anlamadılar.

Odadan çıkmaya hazırlanırken Ayaz ağabey merakını gidermek istedi:

- Pek iyi değil, dedi ve yürüdü. Birkaç adım attıktan sonra durdu. İlâç tedavisine hemen başlayacağız. Tepki verirse şansı var. Yoksa... dedi ve gerisini getirmeden yürümesine devam etti.

- Allah'tan ümit kesilmez...

İlâçlar verildikten üç saat kadar sonra İlyas inlemeye başladı. Koridorda bekleyenler gözleri ışıldayarak içeri koştular. İlyas gözkapaklarını aralamıştı fakat hâlâ konuşmuyordu. Büyümüş ve kıpkırmızı olmuş gözlerini karşı duvara dikmiş öylece duruyordu. Dudakları susuzluktan kurumuş tarlalar gibi olmuştu. İçerdekileri görmüyor, seslerini duymuyordu bile. Başında bekleyenlerin merakı iyice depreşti. Bir konuşabilse, ne olduğunu anlatabilse...
Hilmi, Ayaz Ağabey'in yüzüne baktığında, gözleri dolmuş yanakları ıslanmış buldu onu. Organları zarar gören İlyas'tı ama acıyı çeken kendisiymiş gibi sessizce inliyordu Ayaz. "Allah'ım, şifâ senden Allah'ım, ailesine ne derim şimdi." diye mırıldanıp duruyorken aklına odadaki kitap geldi. İlyas'ı yatağında bulduklarında sıkı sıkıya tutmuş olduğu kitap. Telefona sarılıp İlyas'ın son okuduğu yeri öğrenmek istedi.

Az sonra İlyas'ın çatlamış dudakları kıpırdadı. Etrafındakileri ilk defa görüyormuşçasına korkuyla ve acıyarak baktı yüzlerine. Bir şeyler söylemek istiyor fakat söyleyecekleri boğazına düğümleniyor, kelimeler bir türlü yukarı çıkmıyordu. Ayaz ağabey, çalar çalmaz telefonunu açtı.

- Kitabı buldum ağabey. Yatağının üzerinde duruyordu. Kıvrılan kısım onuncu söz...

Ayaz, öylece kalakalmıştı. Cevap dahi vermeden telefonu kapattı. Bakışları nemlendi, dudakları titremeye başladı. Bu arada İlyas'ın dudaklarından alev sıcaklığında iki kelime dağıldı odaya. Sonra parmakları gevşedi, bakışları donuklaştı. "Rüyamda mahşeri gördüm." dedi ve sustu. Bir daha da hiç konuşamadı İlyas.

Mansur Güzel

:






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
Siteniz:
Mesajın:
 
   
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=